Zenginler Çocuklarının Hekim Olmasını İster mi?

Zenginler Çocuklarının Hekim Olmasını İster mi?

Doç. Dr. Erol GÖKA

"Mülkiyet" hakkında bir düşünce netliğim yok ama ne "hak eden zengin olur; ülkeler zenginleri sayesinde kalkınır" ne de "zenginliğe karşı çıkmak insanlıktır; "mülkiyet hırsızlıktır" diyecek kadar ileri gitmediğimi itiraf etmeliyim. Düşüncelerim ortalarda bir yerlerde geziniyor. Ayrıca bir itirafda bulunayım: Gençlik zamanlarımda bir ara fazlaca zihnimi meşgul eden, "Toplumu sınıflara bölmek", "bir sınıf kavgasına neden olmak" gibi kötü fikirler (!) özellikle bugünlerde hiç aklımın ucundan geçmiyor ama "sınıfsal bakışla analiz", gençlik zamanlarımdan bir anı olarak zihnimde hep diriliğini koruyor. Arada bir başvurduğum "sınıfsal bakışla analiz" bazı toplumsal olgulara "cuk" diye oturuveriyor.

"Sınıfsal bakışla analiz" yönteminin "cuk" diye oturduğu olgulardan birisi de, özellikle bizim gibi ülkelerde, insanların meslek seçimleri. Babasının kazancı, bizim buralarda kimin hangi mesleğe yöneleceğini neredeyse birebir oranda belirliyor. Şimdi, gelin isterseniz, biz hekimlerin psikolojisinin ve bu arada ülkemizin bazı gerçeklerinin anlaşılması için "sınıfsal bakışla analiz" yöntemine bir kez daha başvuralım.

Aynı semtte oturan insanlar bile, biz hekimlerden daha çok kültürel ortak öğelere sahip. Kırlardaki çiçekler gibi türlü çeşidiz; beyaz önlüklerimiz de olmasa bizi bir araya getirebilecek bir niteliğimiz kalmayacak. Hekimler olarak bir meslek uygulayıcısı olmak dışında, kültürel ortak noktalarımız yok. Bunu artık biliyoruz ama "acaba biz hekimlerin ortak psikolojik yanlarımız var mı?"

Bu soru zihnime ilk kez, hekimlerin ruh sağlığı üzerine bir araştırma projesi yaparken takılmıştı, yıllar önce. İlgili literatür, hekimlerin ruh sağlığı ve hatta fiziksel sağlık açısından pek de parlak durumda olmadıklarını söylüyordu. Bazı parlak araştırmacılar, bu iç karartıcı olgunun sonuçlarını tartışırken, bunu hemen hekimlik mesleğinin yol açtığı bir durum gibi yorumlamamak gerektiğini vurguluyorlardı. Onlara göre hekimlerin ruh sağlıklarındaki olumsuzluk, pekala çok daha öncelere kadar götürülebilir; bir başka deyişle ruhsal bakımdan zaten zorluklar yaşayan gençler, bu zorlukları nedeniyle hekimlik mesleğine yönelmiş olabilirlerdi.

Gerçekten kolayca yabana atılacak cinsten değildi bu düşünce. Tanıdık hekim kimliklerinin siluetleri arasında şöyle bir bellek gezisine çıkınca, (olumsuz ruh sağlığı işaretleri denilebilir mi bilmiyorum) onlardaki ortak psikolojik profil hemen görülebilirdi. Hatta tıp fakültesinin ilk yıllarındaki hatıralarımda bile canlıydı bu izlenim. Hekimlik mesleğini seçenlerde lisedeki arkadaşlarıma göre bir başkalık vardı. Daha çalışkan, belki de daha zeki olmanın dışındaydı bu sözünü ettiğim başkalık.

Hekimlik mesleğini seçenlerdeki başkalığı, düşünme yoluyla da bulabiliriz aslında. "Nasıl oluyor da bazı insanlar, üstelik çok rahatlıkla başka mesleklere yönelebilecekleri halde, acı çeken insanlara yardım etmenin temel motivasyonu oluşturduğu hekimlik için can atıyorlar?" Bu soruya vereceğimiz cevaplar, bizi hekimliğin ortak psikolojik zeminine doğru götürecektir.

Başkalarına yardım etme konusunda bu kadar ittifak etmiş, gecemizi gündüzümüzü başkalarına yardım etme motivasyonuna göre heder etmeye koyulmuşsak, hekimliğin bir psikolojisi olmalı. Öyle değil mi; diğer insanların (o da çok az bir kısmının) işlerinden ve uğraşlarından arta kalan zamanlarında gönüllülük esasına göre yaptıkları hayır ve yardım faaliyetlerini biz görev olarak benimsemedik mi? Üstelik öyle bir görev ki yaptığımız iş, resmi dille ifade edecek olursak "yirmi dört saatlik iş" kapsamında yer alıyor. Günün her saatinde dünyanın her yerinde bizim yaptığımız işi yapan bir meslektaşımız var; dahası bize de ihtiyaç olduğunda biz de başkalarına yardım için hazır ve nazır beklemeliyiz. Sınır boylarındaki askerler gibi hep uyanık, hep tetikte.

Bu koşullara uyan başka bir meslek daha biliyor musunuz siz? Haa, var elbette "yardımcı sağlık personeli", "güvenlik görevlileri", "itfaiyeciler" vs... Ama hekimliğin onlardan çok farklı yanları var. Birinci fark, diğer yirmi dört saatlik mesleklerde hiç kimse iş saati uygulamasının dışına çıkmıyor. Örneğin bir itfaiyeciyi komşusu gece yarısı yatağından kaldırıp "Komşu bizim mutfakta dumanlar çıkıyor, şuna bir bakıversen" demiyor. Daha önemli fark ise, kimse ergenlik yaşlarında kendi bireysel kimliğinin oluşumunda temel olacak meslek seçimi yaparken, "ben itfaiyeci olayım" ya da "ben mahalleye bekçi olacağım" gibi ifadeler kullanmıyor. Bazı istisnaları olsa da hekimlik dışındaki yirmi dört saatlik mesleklere insanlar genellikle başka iş bulamadıkları için yöneliyorlar. Yirmi dört saatlik mesleklerden yalnızca hekimlik için, talipliler daha çocukluktan itibaren belirlenmeye başlıyor. "Teyzesi benim oğlum çok akıllı, çok iyiliksever, doktor olacak büyüyünce" ya da "Kızım çocukları çok sever, bu sevgi potansiyeliyle ne iyi çocuk doktoru olur hem hini hacette bize de faydası dokunur yavrumun"... Böyle sözler hangimizin kulaklarına fısıldanmadı çocukluğumuzun ilk yıllarından beri?

Sonra zorlu tıp eğitimi ve gecesini gündüzüne katmalar, ailenin yüzünü kara çıkarmamak için fakülte yılları boyunca dersten başka bir şey düşünmemeler... Fakülte yıllarının sonlarına doğru dikkatini uzmanlık eğitimine vermeler, zaten çalışmak dışında bir şey bilmedikleri için çok çabuk kazanılan hoca takdirleri... Uzmanlık eğitimi boyunca da hep devam eden başarılar ve "başarılarınızın devamını dilerim"ler... Araya bir yere sıkıştırıverilen ve genellikle başka meslekten birileriyle tanışma fırsatı olmadığından bir meslektaşla yapılan "evlilik"ler... Yalnızca hastalarla dolu, feda edilmiş, daha öğrenilemeden yitirilmiş bir hayat... İşinde usta ama hayatta aceminin acemisi bir garip insan....

Bütün bunlar olup biterken en çok göğüsleri kabaran ve gururla dolanlar, hekimler değil, onların başta ebeveyni olmak üzere yakınlarıdır genellikle. Onlar bir taşla iki kuş vurmuşlardır üstelik. Hem çocukları başarılı olmuş kendini ve hatta ailenin geleceğini kurtarmıştır hem de hepsinin her zaman göneneceği bir aile anıtı kazanmışlardır.

Evet böyle benzer öyküler dışında, hekim davranış ve tutumlarının kendine özgü kültürel bir göstereni yok ama kesinlikle psikolojik bir ortak noktası var ve bu ortak noktayı, çocukluğumuzdan beri durmaksızın zihnimize nakşedilmiş "kendimizi başkalarına adamamız halinde, bizden beklenenin en iyisini yapmış olacağımız"a dair sözler, tutumlar, imalar oluşturuyor. Toplumun hekimliği kutsallaştırmaya; hekimler gibi özverili, kendini hiçe sayan, yalnızca başkalarına adanmış adsız kahramanlara ihtiyacı var. O nedenle adanmışlık psikolojisine batırılmaya çalışılıyor aileler tarafından bazı çocuklar; özellikle akıllı ve iyi yürekli olanları. İşte biz o çocuklarız dünyanın her yerinde: adanmışlık psikolojisine batmış, akıllı, iyi yürekli. Zaten bu yetiştirilme biçiminin aleyhinde davranan aramızdan birkaç kişi çıktığında da bütün toplum, bütün medya o yüzden üstümüze çullanıyor. Kendi yeminimizi (Hipokrat) üstümüze silah gibi tutuyorlar bu yüzden. "Sakın ha yemininiz unutmayın. Siz ölene kadar kendinizi bize adamak zorundasınız, yemininizi bozarsanız biz mahvoluruz ama mahvolmadan önce sizin canınıza okuruz" diyorlar.

Kesinlikle eminim hekimlerin çoğu Hipokrat Yeminini daha doğarken etmişler. O yüzden daha erken ölüyorlar, o yüzden daha çok ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklara yakalanıyorlar, o yüzden daha çok alkol alıyorlar, o yüzden daha çok canlarına kıyıyorlar. O yüzden "mecburi hizmet"e de, kendilerine dayatılan kıt kanaat yaşam koşullarına da ses çıkaramıyorlar. Nasıl çıkarsınlar, doğuştan kaderleri olan hekimlik psikolojisine battıkları yetmiyormuş gibi, toplum, aralarından bazılarını "zenginler" sınıfına dahil ederek, bazılarını da aleni "kötü"leştirerek, onlara bir başka tuzak daha hazırlamıştır. Bugün zengin olan hekimler, tüm hekimlerin ancak % 5'idir. Her toplumda % 1 oranında görülen toplum düşmanı, asalak, vicdansız psikopatlar, hekimlerin arasında da çok az miktarda da olsa vardır elbette. Toplum, hekimlerin zengin olanlarını ve vicdansızlarını öne sürerek, yok pahasına, gecelerini gündüzlerine katarak insanlara yardım etmeye çalışan hekimleri hırpalamaktan çekinmez. Onca teşvik verilmesine rağmen bazı bölgelerde ısrarla yatırım yapmayan iş adamlarına, turizmciye, ticaret erbabına mecburi hizmeti aklına bile getirmeyen insanlar, bu kez henüz okula ve mesleğe girerken çalışma sistemi belli olan askerlik ve adli hizmetlerdeki mecburi hizmeti gerekçe göstererek tıp fakültesine ve mesleğe başlarken böyle bir sistemle çalışacağını bilmeyen hekimlerin önüne, hiç ummadık zamanlarda, hayat planlarını altüst edecek yasa ve yönetmelikler koyuverir.

Pardon "sınıfsal bakışla analiz" yöntemiyle ele alacaktık değil mi sorunu. Aldık aslında aldık. Çocuklarının kıymetini ve mesleklerin çilesini en iyi zenginler bilir. Hekimliğin ne zor bir meslek olduğu, bu kadar çalışmaya ne kadar az takdir sağlandığı zenginlerin gözünden kaçmaz. işte bu yüzden yaşamın tatları alanında çok geniş bir haz ağına sahip zenginler çocuklarının "başkalarına adanmışlar"dan olmasını istemezler. Zenginler, çocuklarının hekim olmasını akıllarından bile geçirmezler. Zira bilirler ki, onların görevi hizmet sektörlerinde çalışmak değil, yeni hizmet alanları yaratmaktır. Ne yaratıcı sınıftır şu burjuvazi! Bizim gibi ülkelerde hekimler, orta ve düşük gelir gruplarından insanların, zeki çocuklarına gaz verilerek üretilen, "vur abalıya!" haline getirilmeye çok uygun bir meslek grubudur. Aralarında hiç sinemaya gitmeyenleri, meslek kitapları dışında kitap okumaya vakti olmayanları bile vardır.

 

 

HEKİMLİK SİYASETTEN BÜYÜKTÜR

 

Bir insan için dünya görüşünün ve siyasetin önemini reddedenlerden değiliz. Ama “dünya görüşü” ve “siyaset” kavramlarının en çok suistimale uğradığı bir coğrafyada yaşadığımızı göz önünde bulundurarak öncelikle bu kavramlardan ne anladığımızı söylemeliyiz.

Dünya görüşümüz, "biz"im "öteki"lerle ilişkilerimizi ayarlayan ve geleceğimizi kurgulamamızda bize yol gösteren, bilişsel haritamız, pusulamızdır. Dünya görüşümüze göre, "biz" ve "ötekiler" arasındaki benzerlik ve farklılıkları saptarız; benzeşmenin olduğu yerlerden genellikle uzlaşmaya, farklılıkların olduğu yerlerden genellikle çatışmaya dayalı ilişkiler üretiriz. Her insan ve her grup, bu anlamda, şöyle ya da böyle bir dünya görüşü yapımcısıdır; şöyle ya da böyle bir uzlaşma ya da çatışma üreticisidir.

Dünya görüşü, yaşanılan dünyaya biçim vermek üzere, açık veya örtük bir şekilde, ortak bir program önerisi olarak öne sürüldüğünde ve bu amaçla kolektif bir eylem planına göre hareket edildiğinde, bu faaliyetimizin düşünce ve "hayalleme" ile ilgili kurgusal boyutuna kelimenin en geniş anlamıyla "ideoloji"; hayatı sürdürme ve dönüştürme ile ilgili pratik boyutuna ise, kelimenin en geniş anlamıyla "siyaset" denir. Böyle bakıldığında siyaset, “öteki”lerle ilişkilerimizi ayarlayan ama aynı zamanda tüm insanlık için vaatler taşıyan ulvi ve ahlaki bir faaliyettir. Zaten her birimiz dünyaya bir bakışımız, bir dünya görüşümüz bulunması dolayısıyla, kelimenin en geniş anlamında birer “ideolog” ve “siyasetçi”yizdir. İnsan olmamızın bize yükleyiverdiği bu rollerden bir an için bile dışarı çıkmamız, sahnenin dışında kalmamız mümkün değildir.

Elbette “dünya görüşü” ve “siyaset”e verilen tek anlam bu söylediklerimiz değil. Özellikle ülkemizde, yaşanılan onca acı ve badire, adam kayırmacı ve pederşahi kültürümüzle bir araya gelerek bu kavramların içeriklerinde bir boşalmaya neden oldu. Artık bu topraklarda “dünya görüşü” ve “siyaset” dendiğinde dar grup çıkarları ve bireysel ihtiras uğruna her türlü hile ve entrikanın meşru görüldüğü, gayri-ahlaki bir faaliyet anlaşılıyor. Buralarda “siyaset” dendiğinde artık yalnızca “politic” kelimesinin İngilizce’deki anlamlarından birisi olan “entrika” akla geliyor.

Bu yozlaşmış siyaset anlayışını hekimler olarak çok yakından tanıyoruz. Tanıdık olduğumuz bu tarz, yaklaşan oda seçimleri nedeniyle pek yakında yeniden çalışma mekanlarımızda sahne alacak. Biz şimdiye kadar her fırsatta hekimlik mesleğinin yoz siyasetten daha büyük olduğunu vurgulamaya çalıştık. Yine öyle yapacağız.

Ulvi ve ahlaki bir faaliyet olarak siyaseti, yalnızca dar grup çıkarları ve bireysel ihtiras uğruna yapılan yoz siyasetten ayırabilmek için bir kavrama ihtiyacımız olacak. Bu kavram, halk arasında “karnından konuşma” olarak bilinen “vantroloji”dir; yine bilindiği gibi vantrolojiyle ilgilenen, karnından konuşmayı başarabilen insana da “vantrolog” denir. Vantrolog, sanki bir başka işle uğraşırmış gibi yapıp karşısındaki insanı nereden geldiği belli olmayan bir hitapla yüz yüze bırakabilir. Karşınızda bir vantrolog varsa, birisi sizinle konuşuyordur ama siz onun sahibini bir türlü tespit edemiyorsunuzdur. Bu durumda yaşadığınız şaşkınlık, çevrede izleyenleri eğlendiren hoş bir durum yaratır.

Elbette yalnızca kendi anlamı içinde ele alındığında ne vantrolojiyle ne de vantrologlarla bir alıp veremediğimiz var. Hatta bu yüksek beden denetimi gerektiren beceriyi sergileyebilen insanlara hepimizin saygı göstermesi gerekir.

Yaşadığımız topraklarda, yaşadığımız birçok acı ve badire, adam kayırmacı ve pederşahi kültürümüzle feci bir biçimde kaynaşmış, siyaset, söylenenin ve yapılanın birbiriyle bağının koptuğu bir vantroloji halini almıştır. Bu vantroloji, siyasetbilim literatürüne “Türk tipi siyaset” adıyla geçmek üzeredir. Siyaset adına birileri bizimle konuşuyor sözüm ona ama sonrasında da söylediklerinden öylesine farklı şeyler yapıyorlar ki, tıpkı karşımızda bir vantrolog varmış gibi şaşırıp kalıyoruz. “Yahu bizimle konuşan acaba bunlar değil miydi; ben yanlış mı duydum acaba?” demekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Haklı olarak siyasetçileri, “karnından konuşan kimseler” yerine koyuyoruz; bize sözüyle eylemi bu kadar farklılaşan insanlık manzaraları yaşattıkları için...

Tabip Odası seçimlerine katılan taraflardan bazıları, her ne kadar çoğunlukla siyaset ve siyasetçiler konusunda bizim gibi düşünen bir söyleme sahip olsalar da, özellikle marjinal bir siyasi çizgiye sahip olan gruplar, iktidarda olan siyasetçileri yerden yere vuran bir tavır sergileseler de, memleketteki vantrolojiden epeyce nasiplenmişlerdir. Onların da sözleri ve eylemleri birbirinden kopmuştur. Söz sadece dinleyende “Ne güzel konuşuyor!” tepkisi oluşturmaya yöneliktir; konuşulur ve amaca erişilince (seçim kazanılınca), söz unutularak, “Türk usulü siyaset”in kendi kurallarına teslim olunur.

Uzunca bir süredir ATO ve TTB yönetiminde bulunan, kendi deyişleriyle bu değişmez iktidar sürecini “Biz hep vardık” diye ifade eden ekipteki vantrolojiyi ele alalım örneğin. Neredeyse “profesyonel hekim yöneticisi” olan bu gruptaki vantroloji iki biçimde kendisini gösterir. TTB ve ATO yönetiminin uyguladığı birinci vantroloji biçimi, kendi ideoloji ve inançlarını tümüyle hekim kitlesine açık tutmamak; ikincisi ise hekimler adına söz istedikleri halde yönetime geldiklerinde kendi marjinal grup çıkarları adına siyaset yapmaktır. Aslında hepiniz bu iki karnından konuşma biçimini çok iyi biliyorsunuz. Ama bir kez daha üzerinde duralım:

Bugün “Biz hep vardık” diyerek uzun yıllardır ATO ve TTB yönetimindeki iktidarlarını “şiirsel” bir meşrulaştırma yoluna giden arkadaşlarımızın sergiledikleri “vantroloji”yi (karnından konuşma) ortaya koymadan önce bir noktayı açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Gerek ATO ve gerek TTB yönetiminde benim de tanıdığım, kişiliklerine, hekimliklerine saygı duyduğum, sevdiğim arkadaşlarım var. Mutlaka benim şahsen tanımadıklarım da saygın kişiliklere sahip, iyi hekimlerdir. Bizim gerçekten bu arkadaşlarımızla hiçbir alıp veremediğimiz yoktur; burada dikkat çekmek istediğimiz konu, “vantroloji”yle simgelediğimiz, “Türk tipi siyaset” etme anlayışıdır.

Adam kayırmacı, pederşahi, “itaat”e dayalı yaşam kültürümüzle, ulusumuzun yaşadığı birçok acı ve badire bir araya geldiğinde siyaset, sözün eylemden koptuğu, dar grup çıkarlarının ve bireysel ihtirasın öne çıktığı bir yoz faaliyete indirgenmiştir. Bu yoz siyaset etme anlayışı, ülke yönetiminden yalnızca yardım amaçlı kurulmuş vakıf ve koruma derneklerine hatta apartman yönetimlerine kadar kemik iliklerimize kök salmıştır. İşte bizim derdimiz, kişilikleri ve hekimlikleri ne kadar iyi olursa olsun, insanlar bir kez siyaset etmeye kalktıklarında yakalarına yapışan ve bir daha asla kendilerini kurtaramadıkları bu yoz siyaset anlayışıyladır. Ve maalesef ATO ve TTB yönetimlerinde de, her yerde olduğu gibi yoz siyaset anlayışı kendini göstermektedir.

Gelelim ATO ve TTB yönetimlerinin sergilediği “vantroloji”ye...

“Biz hep vardık” diyen arkadaşlarımızın karnından konuşmalarının birinci tipi; kendilerinin kimler olduklarını, dünya ve Türkiye hakkında neler düşündüklerini, başka zaman, başka yerlerde olduğu gibi, seçim zamanlarında açık açık söyleme cesareti göstermemeleridir. Onların kimler olduklarını, dünya görüşlerini, ülke sorunlarına nasıl baktıklarını ancak onları tanıyan ya da birlikte “başka mahaller”de siyaset yaptıkları arkadaşları bilmektedir.

Bu komik durum, “Türk usülü siyaset”in “Türk Solu”ndaki yansımasından başka bir şey değildir. 1960’ların Türkiye İşçi Partisi yıllarından beri bu böyledir. TİP yönetiminin kendilerinin “sosyalist” olduğunu halkın anlamaması için nasıl “Kemalizm”le örtüşen yanlarını seçim zamanları ön plana çıkardıklarını o günleri yaşayanlar anılarında eğlenceli biçimde anlatırlar. Üstelik bu tavırla devletin ceberrut yasalarından değil halkın inançlarından saklanılmaya çalışılmaktadır. Aynı illet, yani gerçek niyetini kitlelerden gizleme hastalığı, Türk Solu’nun her kolunda, özellikle demokratik kitle örgütleri içinde gösterilen faaliyetlerde kendini dışarı vurmuştur. Siyaset, “kendi aramızda konuşulacaklar” ve “kitlelere söylenecekler” olmak üzere iki farklı söyleme ayrılmıştır. Sözün eylemden kopması şeklindeki, etikle ilgili her literatürde “gayri-ahlakilik” olarak bilinen durum, “Türk usülü siyasetin Türk Solu formu”nda olağan bir haldir. Sosyalist fikirler sanki ayıpmış gibi gizlenmektedir; ancak fırsat bulunduğu zaman aralara serpiştirilmiş cümlelerden anlarsınız sizden oy isteyenlerin gerçek siyasi fikirlerini.

Karnından konuşarak siyaset yapmanın bir başka nedeni de seçkinci (elitist) anlayıştır. Bu anlayışa göre, kitleler, bizim örneğimizde hekim kitlesi, gerçekleri anlamaktan uzak, günlük maişet derdine düşmüş basit (!) insanlardır. Onlara her şey söylenmemelidir; zaten söylense de anlamayacaklardır. Kitlelerin kurtarıcı azınlığı izlemeleri, hiç değilse seçimlerde oy vermeleri yeter de artar! Hem seçim zamanı kitle şakşakçılığı yap hem de kitlelere inanma, Türk tipi siyaset yapıcıların kendilerinin de kanıksadıkları “ne yaman çelişki”dir bu.

ATO ve TTB yönetimi, “Türk usulü siyasetin Türk Solu formu”nun gereği olarak, hekimlere kim olduklarını söylememe üstüne siyaset yapmakta, zaten koşulları her geçen kötüleşen ve giderek canından bezen hekim kitlesi de onlara kim olduklarını sormamakta, soramamaktadır. Örneğin “Bazen emperyalizme ve savaşa karşı hoş bildiriler yayınlıyorsunuz, bir siyasi parti gibi davranıyorsunuz ama emperyalist parlamentolardaki ‘Ermeni soykırımı’ tezleri konusunda ne düşündüğünüzü hiç söylemediniz!” diyemiyor hekimler yöneticilerine.

Hekim kitlesiyle Odalarının böylesine birbirlerinden kopuk oluşu, çoğu zaman ortaya enteresan manzaralar çıkarmaktadır. Şöyle ki: Eğer Tabip Odaları, seçimle işbaşına gelinen, dolayısıyla hekimlerin çoğunluğunun desteğine sahip olması gereken demokratik bir kitle örgütüyse, Tabip Odası’nın çıkardığı yayın organlarında yer alan yazılara, basına yapılan resmi açıklamalara hekimlerin çoğunluğunun destek vermesini beklemek uygun bir tutumdur. Ama ben iddia ediyorum ve zaten tüm dünya da biliyor: Tabip Odası’nın yayın organlarındaki yazıları ve basın açıklamalarını hekimlerin yüzde birinin bile desteklediği söylenemez. Ne yüzde birinin desteklemesi, hekimlerin yüzde birinin bile bu yapılanlardan haberi var mıdır acaba? Peki o zaman, biz neyi konuşuyoruz, bu nasıl demokratik kitle örgütü; ortada “demokrasi” yok, “kitle” yok yalnızca örgüt var. Örgütlü olan, bir genel seçimde binde binlerle oy alan partilere oy verdikleri sanılan küçük bir grup hekim arkadaşımız, Türk usulü siyasetin sağladığı imkanlarla binlerce hekimi yönetme “hakkı” kazanmaktadır.

Kitleler ve hekimler, Türk usulü yoz siyasette kendilerinin sürü gibi görüldüğünü çok iyi bilmektedir. Bu yüzden Cumhuriyet tarihi boyunca aslında en güçlü siyasi anlayış, mevcutlardan hiçbir şey olmayacağına inanan, bu ülkedeki siyaset etme tarzındaki gayri-ahlakiliği fark eden insanların anlayışıdır. Örgütsüz ve yapayalnız insanlar, siyasetin yalnızca dar grup çıkarları ve bireysel ihtirasların doyurulduğu bir arena olduğunun bilinciyle, çaresiz bekleşmekte ve hatta yılgınlıkları çok ileri noktaya ulaştığında bu ülkede artık periyodisite kazanmış darbelerin psikolojik zemini ortaya çıkmaktadır.

Ülkemizdeki genel siyaset manzaraları, “Biz hep vardık” diyen arkadaşlarımızın hekimlerin yaklaşık yirmide birinin oylarıyla orada olduğu Tabip Odaları için ziyadesiyle geçerlidir. Nasıl ülke yönetimi için siyaset, profesyonel siyasetçinin askerle didişdiği, kitlelerin ve demokrasinin sözüm ona var olduğu bir oyunsa, Tabip Odaları da hekim kitlesinin hiç ilgilenmediği Oda yöneticilerinin Devletle didişip durduğu, Türk usulü siyasetin öylesine bir kurumudur. Ve bu çok acıklı bir durumdur. Görünüşte hekimlerin mesleki çıkarları ve öz-denetimleri için bir kurum vardır ama onun gerçekteki işlevi bambaşka bir biçim almıştır.

Elbette bu durumdan hekimlerin odalarına sahip çıkmayışlarını sorumlu tutmak çok kolaycı bir anlayıştır ve zaten “vur abalıya” haline getirilen hekimlere yeni bir suç daha yüklemekten başka bir anlam taşımaz. Hekimlerin odalarına ilgisizliklerinin birçok nedeni vardır. Şimdi asıl yapılması gereken, sağı-solu, her yeri kuşatmış olan bu “Türk usulü siyaset”i düzgün analiz etmek, sonuçları sergilemektir. “Türk usulü siyaset”i doğru anladığımızda hekim kitlesinin gerçek hayatla hiç ilişkisi olmayan, siyaset sahnesindeki oyunlara seyirci kalmayı sürdürmeyeceklerini, mesleki çıkarlarını ve öz-denetimlerini kendilerini temsil etme yeteneği taşımayan hiç kimseye bırakmayacaklarını söyleyebiliriz. Ama “Türk tipi siyaset”i anlamak ve ayağa kalkmak için gerçekten de vaktimiz daralmaktadır. Eğer hekimler kendi mesleki onurlarına uygun düşen bir anlayışı ortaya çıkarıp onu egemen kılamazlarsa, “Periyot” dolduğunda “komuta kademeleri”nden hekimlere yeni emirler ve yaptırımlar gelmesi kaçınılmaz olacaktır.